Sana önce biraz HİKAYEmden bahsetmek istiyorum. Ben bir oyuncuyum. Bu cümleyi bugüne kadar o kadar zor telaffuz ettim ki. Her söyleyişimde nasıl iyi bir oyuncu olmadığım ve olamayacağım geliyordu aklıma. Sesim güçsüzdü, nefesim güçsüzdü. Bir oyuncunun sesini en arka sıradaki seyirciye duyurması gerekir, benimki 3. sırayı geçmiyordu. “Astımım var benim, nefesimin yetmemesi çok normal” diyordum. Her sabah dayak yemiş gibi kalkıyordum, hiç enerjim yoktu. Öyle ki arkadaşlarım bana “dede” derler. Onlarla beraberken tonton, sevimli bir dedeydim. Ailemle ise asabi, dominant bir dayı. Ailem dediğim de annem, babam, kardeşim. Benim hiç 6 ayı geçen ilişkim olmadı, 37 yaşındayım bu arada. Dışarıda sürekli sırıtıyordum, mecburmuşum gibi geliyordu. İnsanlara vermeye cesaret ettiğim başka bir şeyim yoktu. En azından sırıtmalıydım, yoksa çok kötü görünürdüm.

Şimdi sana Landmark’ın 4. günü OLANI anlatacağım. Şan dersine gittim, bir süredir gidiyorum. Derste hayatımda ilk defa merkez noktama nefes aldım (Solar Plexus diyorlar, göğüs kafesinin hemen altında) Merkezime nefes alınca duruşum dikleşti, omuzlarım açıldı, göğsüm genişledi, boynum rahatladı, nefesim derinleşti, ve sesim değişti. Hayatımda ilk defa gerçek sesimi duydum. Başımı kaldırdım, karşımdaki kitaplıkta bir kitap gözüme takıldı. Üstünde kırmızıyla “GÜÇ” yazıyordu. Şan hocam “İşte senin güç noktan burası” dedi. Ona döndüm ve “Ben çok iyi bir oyuncu olacağım, artık bu mümkün. Sana söz veriyorum” dedim. Cümlemi bitirdim, biraz sustum ve tekrar konuştum “Bu çok boş ve anlamsız.”

Dersten çıktım, Ortaköy’den Beşiktaş’a yürüdüm. Beşiktaş’a vardığımda onları GÖRDÜM, Kol kola girmiş 3 genç adam. Üçünün de elinde değnekleri vardı, sohbet ederek yürüyorlardı. Kaldırım dar ve engebeliydi, engelli yolu zaten yoktu. İnsanlar yanlarından koşar adım ve mesafeli geçip gidiyorlardı. Bir an durdum, arkalarından onları izledim. Tam o sırada gençlerden birine yoldan geçen biri çarptı. Çocuk çarpan kişiye bir şey dedi, çarpan duymadı bile, hızla uzaklaştı. Yanına gittim. “İyi misin?” dedim. “İyiyim” dedi. Sonra adama söylediği şeyi tekrarladı “Abi deniz ne tarafta?”
Kol kola girdik, sohbet ede ede sahile indik. “Boş bir bank bulup oturalım” dedim. “Boş bank kesin yoktur abi” dediler. Boş bank gerçekten yoktu, tek başına oturan bir adama kaymasını işaret ettim, çocukları oturttum. Bank arkadaşımız bize tek cümle kurdu “Geçmiş olsun.” Biz birbirimize hayatlarımızdan bahsettik, güldük, şakalaştık, sohbet ettik. Yeni tanıştığım arkadaşlarımın isimleri, Emre, Emir ve Bayram. Emre benden bir ricası olduğunu söyledi. Bir süredir İngilizce öğrenmeye çalışıyormuş, ama pratik yapacak arkadaşı yokmuş. “Numaranı alabilir miyim abi?” dedi. “Tabii ki, zaten ben de sizinkileri alacaktım” dedim. “Emre Abi” diye kaydetti beni. Gençleri Kadıköy iskelesine bıraktım “Düşmeyiz di mi abi? Deniz kenarında korkuluk var di mi abi?” dediler yol boyunca. Korkuluk falan yoktu. Onlar farketmeden yolculardan birine dokundum, ismini sordum. “Gül hanım size eşlik edecek çocuklar” dedim.
Bir süre orda öylece onları izledim.

O an orda,
Küçük ses yoktu, olduğumu sandığım ben yoktu, sadece hayat vardı. Hayatımda hiç o kadar güçlü hissetmemiştim, dağ gibiydim. O gün ilk kez güç noktama nefes alışım, ya da tam o anda üstünde “Güç” yazan kitabı görüşüm gibi güzel bir tesadüf daha söyleyeyim mi?

Benim adım Emre, kardeşimin adı Emir ve hayatım artık Bayram.